2 Kasım 2009 Pazartesi

KEK

21/07/2008
Ne Mutlu bana bugün kızlarım ilk defa kek yaptı. Sağolsun teknoloji. MSN den bayağı destek verdim. Bir saat boyunca karbonatından ununa kadar tarif ettim. Tuğçe bilgisayarın başında büşra mutfakta iş başında. Fırını daha önce hiç kullanmadıkları için onu tarif etmek bayağı zor oldu. İşlerim çok yoğun olduğu için o ara “sizi eve gelince mahvedecem. “ dediğim için tuğçe yavrum korkmuş. O sırada msn de tık yok. Telefon açtım birazda telefonla destek verdim. Sonra haber verdiler kek kabarmaya başlamıştı. Son aşama fırın nasıl kapatılır. Oda halledildi.
Çok kızdığım için beni akşam kek yiyemezsin diye tehdit ettiler. Akşam eve gittiğimde nefis bir kekle karşılaştım. Gurur duydum kızlarımla . Ufak bir ayrıntı mutfak robotumuz fırının üstünde unutularak fırın çalıştırılmıştı. Ama robot sıcağa dayanıklıymış çalışmasında bir sorun olmadı.

ANKARA GEZİSİ

BİR AKŞAMÜSTÜ ANKARA GEZİSİ—NİSAN 09

Nisan ayında bir Pazar günüydü. Günerle optimum mağazında dolaşırken Cemilden bir telefon aldım. “Senem ile Ömer civar köylerde gezinti yapacaklarmış bizide çağırıyorlar” dedi. Hayır diyemezdim böyle tekliflere hemen kabul ettim.
Otoyoldan girip Çamlıdereye kadar gittik. Safranboluya otoyoldan giderken hep uzaktan gördüğümüz bayındır barajının yanına geldik. Manzara harikaydı. Zaten hep baraj yakınındaki o köyü görmek isterdim. İsmini barajdan alan Bayındır Köyünün içinden geçtik. Gördüğümüz köy isimleri Kalemler, Adaköy, Yakaköy, Kınık, Gümele, Kızıl, Peçenek, Tahtalar, Sorgun, ve Ilıca gibi isimlerdi. Bu isimler genellikle Türk boyları isimleri imiş.
Yollar dar ve uçurumlar çoktu. Senem zaman zaman korktu “ömer ömer”diye bir hal oldu. Ama köy manzaraları çok güzeldi. İlkbahar olduğu için yeşildi her yer. Uzun bir tırmanıştan sonra ormanlık bir bölgeye geldik. Sanki karadenizdeydik. Belki bir sınır olabilir. Yol kenarında İncik Sultan diye anılan bir türbe gördük. İnternetten araştırdığıma göre bu türbe ait secere şöyledir.
İncik Sultan Hz. Anadolu'ya İslamiyeti yaymaya gelen Horasan erenlerinden olup Alanya Bey'inin oğludur. 1440 yıllarında yaşamıþtır. İncik Sultan Hz. Türbe-i Şerifi Çamlıdere Bayındır barajı yapılmadan önce (Kurt) Yediören köyünde bulunmaktaydı.Yapılan barajdan dolayı Türbe şu anda Gümele köyünde bulunmaktadır.
Türbemiz sürekli ziyaret edilmektedir
Güdül ilçesinin sorgun beldesinde yayla şenlikleri düzenlenmekteymiş. Ayrıca burada bir gölet var kayaların arasından tıpkı bir deniz gibi görünüyordu.
Yeşilöz kasabası ise Ankaraya 100 km uzaklıkta güdül ile Kızılcahamam arasında yer almaktadır. Kayalara oyulmuş mağaralar var. Vaktimiz sınırlı olduğu için yakınlarına kadar gidemedik. Kirmir çayı gürül gürül akıyordu. Yeşilöz Bu çayın vadisinde derin kanyonlarıyla yemyeşil bir kasabaydı.
Ve nihayet Güdüle geldik. Her yer çiçek açmış kiraz ağaçlarıyla doluydu. Her yıl Haziran ayında kiraz festivali varmış. Evlerinin bir kısmı Beypazarı evleri gibi restore edilmiş çok güzel bir görüntü oluşturmuştu. Çok şirin bir ilçeydi.
Geri dönüşümüz Ayaş yolundan oldu. Toplam yaklaşık üç saatlik bir gezimiz böylece sona ermiş oldu.

İLKYARDIM EĞİTİMİ

18/9/2006
Kamu ve özel kuruluşlara Kızılay ilkyardım eğitimi veriyormuş. . Kızılay’ın böyle bir faaliyetinden bu eğitime kadar haberimiz yoktu. Bundan sonra hedef ilkokullara ilkyardım eğitimi vermekmiş. Eğitimin süresi bir haftaymış. Daha sonra bu eğitimi Sağlık Bakanlığı iki güne sıkıştırmışlar.
Eğitim Yemekhanede yapıldı. Toplantı salonumuz vardı ama niye kullanılmadı bir fikrim yok. Oysa bilgisayar firmalarını oraya kabul etmiştik.
EBK dan dokuz kişiydik. Eğitimin 11 kişi ile olması gerektiği için Sümer Halı dan iki kişi gelmişti. Bizden eğitime katılanların çoğunluğunun eğitim seviyesi ilkokul idi. Kurumdan eğitimi pek ciddiye alan olmamıştı. Hocamız Gürkan Bey ciddi bir şekilde hazırlanmış eğitimi günlük hayattan örnekler vererek anlatıyordu. Saat oniki olduğunda yemekhanede yemek hazırlıkları başladı. Gürültüler ve yemeğe gelenler olduğu için eğitime öğle yemeğinde biraz erken ara verdik. Saat 13,30 da eğitime başladık. Aman Allahım bulaşık makinesi müthiş bir gürültüyle çalışıyor. Hocanın sesini zor duyuyoruz. Tam 1,5 saat sürdü. Ardından çatal kaşık sesleri bulaşık makinesini arattırdı. Aşçılar makineyi boşaltıp yerleştiriyorlardı. Yarım saat kadarda bu sürdü. Saat 16,30 da dolap yapmak üzere marangozlar geldi. Neyse onları saat 17 den sonra gelin deyip gönderdik. Bu yüzden eğitimi saat 17 de bitirdik.
19/9/2006
Ertesi gün marangozlar geldi. Ölçüyü yanlış almışlar şöyle bir bakıp gittiler. Hocamız bize ilkyardım kitapları dağıttı. Aradan bir saat geçtik ten sonra malzeme ikmal başkanı ile tesisler daire başkanı geldiler. Yanlış anlamayın eğitime değil dolaplara bakmak için. Bu arada daha asılmamış tabloları asın talimatını verdiler. Az sonra tık tık çekiç sesleri tablolarımız asılıyor. Ne mutlu bize zıplayan bir yunus balığına bakarak yemek yiyeceğiz. Bir duyuma göre ileriki tarihlerde Bakanımıza iftar yemeği verileceği içinmiş bu hazırlıklar. Bu arada gözlerime inanamıyorum bizim çizgi film kahramanı tipli boyacı Şeref elinde boya kovası ile göründü. Aman Şeref bir sen eksiktin deyip gönderdik. Böylece öğlen oldu. Birde baktım ki etrafımızda yemek yiyen insanlar var. Üstelik işkembe çorbası içiyorlar. Biz de tam bugün mankenle suni teneffüs yapacaktık.
Öğleden sonra 13,30 geldik. Tam o sırada da marangozlar geldi. 15 dakika bir işimiz var dediler. Yarım saat oldu hala matkap çalışıyordu. Marangozların işi bitti nerdeyse bizim sıkıştırılmış eğitim de bitti. Uygulamaya geçilerek herkes teker teker suni teneffüs ve kalp masajı yaptı. Herkesin önünde yapıldığı için heyecanlandık. Ders dinlerken her şey basit gibiydi anlatmaya gelince beyinler durdu. Bu uygulama hafta sonu olacak sınav için bir deneyim kazandırdı. Ayrıca çok da eğlenceli geçti. Gürkan Bey bir de yazılı test sınav yaptı. Böylece ilkyardım eğitimimiz sona erdi. İnşallah sınavda başarılı oluruz. Başarılı olursak bir ilkyardım kartına kavuşacağız.
Kursa katılanlar: Fatma Gökmen, Hamza Karataş, Şevket Acınan (Sümer Halı), Ziya Özkaraoğlu, Cafer Tayyar Yıldırım, Dilaver Demir, Sevim Bayamlı, , Mehmet Bayram, Mithat Vural, A.İhsan Odacı, Ayşe Tezcan (Sümer Halı)

(Sınavda 2 yanlış yaptım ve 98 net cevapla ikinci oldum.)

ANNELER GÜNÜ

Bugün 10/05/2009 Anneler Günü . Büşra bugün kahvaltımızı hazırladı. Daha önce nadiren hazırladığı için bunun bir anlamı vardı benim için. Tuğçe çıtır ekmek yok diye bizimle kahvaltı etmediyse de sonrada bana birkaçtane sarı papatyadan oluşan kır çiçeği demeti vererek gönlümü aldı. Bu arada bana hediye vermek için kendi el emeği birtakım resimler yazılar yapmış ama istediği gibi olmamış. Bu yüzden üzüldüğü için bir süre onu teselli ettim.
Çok mutluydum Benim için bu hediyelerden daha büyüğü ve anlamlısı olamazdı..
Saat 14 de Büşra’nın okul toplantısına gitmeden önce sevgili kızlarımı babaannelerine bıraktık.
9/F Hazırlık Sınıfının İngilizce gramer öğretmeni aynı zamanda sınıf öğretmeni olan Fatma Hanım sınıfını şöyle anlatıyordu. “Çocuklar çok zeki, çok hareketli, özgüvenleri çok iyi, aralarında çok iyi koordineler, mükemmel espriler yapıyorlar ve çok mutlular. Tıpkı bir hababam sınıfı gibiler. Bizi bu yıl çok uğraştırdılar. İlk geldiklerinde saati bile anlatamazken şimdi her şeyi anlayabiliyorlar”
Diğer İngilizce öğretmeni Halime Hanım ise “18 yıllık öğretmenim 17 yıldır bu okuldayım bu yıla kadar gördüğüm sınıfların en başarılısı. Bizi çok yordular ama sonuçta her şeye değdi. Gelecekte inşallah hepsi iyi yerlere gelecektir ”dedi.
Bu anlatılanlar bizi çok mutlu etti. Ben bir anne olarak kızımızın böyle sınıfta olmasından gurur duydum.

MUDURNU - GÖYNÜK

BİR CUMHURİYET BAYRAMI TATİLİ (28/10/2004)

Bugün idari tatil olduğu için ben işe gitmedim. Cemil öğlene kadar çalışacak.Büşra ve Tuğçe de yarım gün gittiler. Bugünkü planımız Mudurnu’ya gitmek. Daha öncede niyetlenmiştik ama bir türlü gidememiştik. Herkesin eve gelip toparlanıp çıkmamızla birlikte saat ikiyi buldu.
Hava çok güzeldi. Nefis sıcak bir sonbahar günüydü. Önce Ayaş’tan geçtik.Domates tarlalarında son domatesler dalındaydı. Bir kısmı yerlerde öbek öbek toplanmıştı.Bol c vitaminli domatesler oruçlu olduğum için iştahımı kabartıyordu. Önümüzden pancar kamyonları geçiyordu. Düşenleri toplasak bize yeterdi. Beypazarı’ndan sonra manzara çok ilginçti. Biz bundan sonraki yerlerden ilk defa geçiyorduk. Sanki bazı bölgeler Nevşehir’i andırıyordu. Uzaktan renkli kum yığınları gibi görünen kayalıklar vardı. Yolda ilerledikçe kırmızı topraklı araziler görünmeye başladı. Daha sonra hiç görmediğimiz Nallıhan ilçesine geldik. Şirin bir ilçeye benziyordu. Artık yeşil ağaçlar görünmeye başlamış manzara Karadeniz bölgesine yavaş yavaş girdiğimizin haberini veriyordu. İlerledikçe sonbaharın yeşil,sarı,kırmızı renklerinin doğaya hakim olduğunu gördük. Toplam 2,5 saat süren bir yolculuktan sonra Mudurnu’ya geldik.
Saat akşamın 5’civarındaydı. İftara bir saat kalmıştı. Hava kararmadan çevreyi şöyle bir bakındık. Dere boyundaki yolda ilerledik. Sokaklara köprülerden geçiliyordu. Derede çok az su vardı ama derenin sağındaki ve solundaki evler çok şirindi. Bana Safranbolu’nun tabakhane semtini çağrıştırdı. Bu arada hatırlatayım benim 4-6 yaş arası çocukluğum halamla bu semtte geçmiştir. Bu arada Cemil evleri kameraya çekiyordu. Sanki birazcık da Amsterdamın her sokak başındaki köprülerini hatırlattı.
Hava kararmadan kendimize bir yer bulma telaşı içine girdik. Buraya yerleşen bizim Tülayı bir arayalım dedik.Tülay emekli olunca eşiyle birlikte buraya yerleşmişti. Birkaç dağ evinden oluşan bir yer işletiyordu.
Tülay gırgır,şamata,neşeli bir kızdır.ben onun çok iyi bir tiyatro sanatçısı olabileceğini düşünmüşümdür. Yaratıcı,becerikli ve ev dekorasyonu konusunda da çok iyidir. O yüzden şimdiden onun dağ evlerini çok merak ediyordum. Kendisini aradığımızda yerinin olmadığını ama bize şehrin içinden yer ayarlayacağını söyledi. Bizi hemen akşam yemeğine çağırdı.
Bize yolu tarif edenler Kilözü köyünü geçtikten sonra dediler. Mudurnudan 6 km kadar gittikten sonra bir köye geldik. Köyün adınıda unutmuştuk. Yolda köyden birisine bu köyün adı ne diye sorduk bize köyün adını söylemeden “sizin gideceğiniz yer biraz ilerde” dedi. Anlayacağımız buradan ilerde Tülayın yeri vardı ve çok iyi tanınmıştı.
Geldiğimiz yer eskiden köyün değirmen yeriymiş. Arabadan iner inmez bizi kocaman bir köpek (Miskin) karşıladı bize sevgiyle baktı ve öpmek istiyormuş gibi çocuklara dokundu. İçeriye bir girdik ki cennet gibi. Bir o eve bakıyoruz bir bu eve. Nefis gürül gürül bir su akıyor dağdan aşağıya. İftar saati gelmiş çoktan geçiyor ama biz heyacanla hava kararmadan etrafı inceleyelim diye panik halindeyiz. O arada evlerden birinde Tülayı gördük.Ortalığı toparlıyordu. İş yapmaktan yorulmuş ama pek mutlu bir hali vardı.Uzun uzun sarıldıktan sonra dağ restorantına girdik İçeriye girdiğimizde yaşlı bir teyze ile genç bir bey yemek yiyorlardı. Bize hoş geldiniz dediler onlarda Ankaradan gelmişler. Ortamda hafif bir müzik esintisi vardı. Ne güzel bir televizyon gürültüsü yoktu ve nihayet orucumuzu açtık.Uzun yıllar yemek yapmayan Tülayın elinden yedik tabiki yemeklerimizi. Tarhana çorbası çok nefisti. Ama keşli eriştenin tadını hala unutamıyorım. Ortam çok otantikdi. Her yer bakır ibrikler ve kaplarla doluydu. Küçük pencerelerdeki Tülayın işlediği kanaviçeleri perde olarak dekore etmesi çok güzeldi. Ayrıca bir köşede üzerinde isteyenin okuyabileceği kitaplar olan bir masa vardı. Biz sohbet ederken Tuğçe ile Büşra’yı santranç oynayın diye başka bir masaya gönderdik. Biraz sonra grup grup diğer misafirler de geldiler. Tülay hepsi ile haşır neşirdi Çünkü daha önce bu aileler burayı ziyaret etmişti. Çok sıcak samimi bir ortam vardı.
Gece saat 10 sıralarında değirmenyerinden ayrılıp Ulvi Bey’in bizim için rezerve yaptırdığı Hacı Abdullahlar konağına gittik.Orasıda Safranbolu daki bizim konakları andırıyordu.Tabi bizim evlerimiz kadar güzel değildi. Konakta o gece bizden başka kimse yoktu
Ertesi gün Cumhuriyet Bayramı olduğu için erkenden bando sesleriyle uyandık.Tören alanına gidince çok fazla bir kalabalıkla karşılaşmadık. Mudurnu’nun nüfusu 6000 civarındaydı. İlkokul öğrencileri mavi önlüklüydü.Üzerlerine hiçbir şey giymedikleri için çocuklar biraz üşüyorlardı.Gözümün önünde birdenbire 30 yıl öncesi canlandı.İlkokula gittiğim yıllarda en çok üşüdüğüm günler bayram günleriydi. Önlüğün üzerine bir şey giyilmez,ince çoraplar giyilir,saçlar uzunsa mutlaka örülür ve kurdeleler bağlanır.Mudurnu da da çocuklarda böyle manzara vardı.İlkönce kaymakam ve belediye başkanı bütün okulları teker teker selamladı.Şiirler okundu.Ödül alan öğrenciler açıklandı.Dikkatimi çeken en çok ödül alan öğrenciler de yatılı bölge okulundandı.Ailelerinden uzakta zor şartlarda okudukları bir gerçektir.Bando takımı ve resmi geçitle birlikte bayram sona erdi.Bando takımları da artık yalnız taşra okullarında görülmeye başlandı…
Mudurnu sokaklarında biraz daha dolaştık.Ben fotoğraf çekerken Cemil de kamera çekimi yapıyordu.Daha sonra Cemil ve Büşra ressam tavırlarıyla evlerin resimlerini yaptılar.Bu arada söyleyeyim Cemil bir ay kadar önce resim kursuna başladı.Mudurnu’nun hediyelik olarak keçe terlikleri,iğne oyalı yazmaları meşhurdu.Sadece iki satış yeri vardı.Üç tane küçük terlik aldım.Birde Safranbolu evleri maketleri gördüm. Bizim oradan getirmişler.Kendileri de daha sonra bu evlerden yapacaklarını söylediler.
Öğlene doğru tekrar Tülay’ın yanına gittik.Biraz fotoğraf ve kamera çektik.Küçük bir gölet yapmışlar ördekler yüzüyordu.Çocuklar onları görünce çok mutlu oldular.Ben taze ısırganları gördükçe toplayıp yemek yapmayı düşünmekten kendimi alamadım.
Akşama Ankara’ya döneceğimiz için İstemeyerek de olsa Tülay’ın çok yıldızlı tatil köyünden ayrıldık.Yol boyunca sonbahar manzaraları büyüleyici güzellikteydi.Yolda yatılı bölge okulunda okuyan bir öğrenciyi arabaya aldık.Köyü göl yakınlarında olduğu için bize de rehberlik etmiş oldu.
Yaklaşık 18 km sonra Sünnet Gölüne vardık.Gölün etrafında araba ile bir tur attık.İnsanlar gölün çevresinde koşu yapıyorlardı.Göl kenarında tesisler vardı.Biz oruç tuttuğumuz için alabalık falan yiyemedik.
Göynük’e vardığımızda saat 3 civarındaydı.Çocuklar arabada uyumuştu.Bizde onlar uyurken Akşemsettin’ in türbesini ziyaret edip etrafı şöyle bir gezdik.Türbe ve camisi şehrin önemli bir yerini kaplamıştı.Göynük Safranbolu’yu daha çok andırıyordu.Meşhur buğdaydan yapılan uhut tatlısından aldım.Pekmez kıvamındaydı.Hediyelik eşya potansiyeli Mudurnu’dan daha fazlaydı.Göynük’ün tahta eşyaları meşhurdu.Özellikle tahta kase ve kaşıkları. Kızlar uyanınca hep birlikte saat kulesinin bulunduğu tepeye çıktık. Oradan fotoğraflar çektik.Gezi turları çok olduğu için saat kulesinde çok insan vardı. İnsanların bir kısmı biz çıkarken iniyorlardı. Akşama bir saat falan kalmıştı. Fırından çok sıcak bir ramazan pidesi alarak yola çıktık.

BEN KIZILÇAMIM

Merhaba,
Bugün uzun zamandır beklediğim dostlarım yine beni ziyarete geldiler. Her yıl Dendroloji Derneğinin verdiği seminerler kapsamında beni ziyaret ederler. Önce beni sadece bir ağaç olarak gören ziyaretçilerim beni inceledikçe beni dostlarından biri yerine koyarlar.
Bu yıl ilk olarak sizin aranızdan 4. grup üyeleri beni ziyaret etti. Ben onların derslerini bildiğim için onlar sormadan ben kendimi anlatmaya başladım. Fakat bana dediler ki,
“Sevgili Çam Ağacı, senden rica etsek, önümüzdeki hafta yapılacak seminerde kendini anlatır mısın?”
Bu teklife nasıl sevindiğimi bilemezsiniz. Çünkü ağaçların kıymetini bilen siz seçkin saygıdeğer insanların arasında kendimden bahsetmek benim için büyük onur olacaktı.
Gerçi geçen hafta değerli hocalarımız benden size bahsettiler, fakat bir de kendimi ben anlatayım.
Ben bitkiler evreninden, açık tohumlu bölümünden, iğne yapraklılar takımından, çağgiller ailesinden KIZILÇAM olarak adlandırılan bir üyesiyim.
Bu kursa başlayana kadar belki de iğne yapraklı olan, hatta iğne yapraklılara benzeyen pul yapraklı olan türlere de çam diyordunuz. Ancak daha ilk dersten gördünüz ki o ağaçlarla ortak noktamız, açık tohumlu olmamız ve yapraklarımızı yıllarca koruduğumuz için hep yeşil kalmamızdır.
İğne yapraklılara benzeyen açık tohumluları bir kenara bırakırsak, bizim takımın bile 100’e yakın çeşidi bulunmaktadır.
Güzel ülkemizde kınında iki iğne yaprak barındıran 5 çam türü bulunur. Sarıçam, Halep çamı, Karaçam, Fıstık çamı ve ben. Yani Kızılçam!
Biz hem çok soğuklarda hem de ılıman yerlerde yaşayabiliriz. O nedenle dünyanın kuzey yarımküresindeki Sibirya’dan Avrupa’ya kadar uzanan her bölgede bizim aileye rastlayabilirsiniz.
Türkiye’de ise Karadeniz bölgesi başta olmak üzere her bölgede yetişebilirim.
Şu anda Ankara’da Sıhhiye’de Hitit anıtına komşuyum. Her gün binlerce araba, on binlerce insan yanımdan, önümden geçer. Fakat hiçbiri beni fark etmez. Nasıl fark etsinler? Hepsi bir koşuşturmaca içinde, bir sağa bir sola gider dururlar. Ben ise biraz gerideki Abdi İpekçi parkındaki ağaç arkadaşlarım ve biraz ilerimdeki Zafer Parkındaki arkadaşlarımla yalnızlığımı gidermeye çalışırım. Hitit Güneşi anıtını da inkâr etmeyelim. Soğuk kış günlerinde o anıt gerçekte ısı yaymasa da görüntüsü ve enerjisiyle bana güç vermektedir.
Bir de beni hiç yalnız bırakmayan, beni evleri gibi gören kuşlar vardır. Bir gün dallarımdan birine bir kuş yuvası astıkları zaman dünyalar benim olmuştu. Bu yuvada bu güne kadar kim bilir kaç yumurtadan kaç kuş çıkmıştır? Onlarla avunur giderim.
Yaşımı ve boyumu merak ediyorsunuzdur. Yaşımı bilsem de, yaşım ortaya çıkmasın diye söylemeyeceğim. Ama siz tahmin edersiniz. 4. Grubun üyeleri dallarımın gölgesinde beni incelerken şöyle konuştuklarını duydum. “Eğer, ağacın altında bir fotoğraf çektirirsek, birimizin boyunu esas alıp, bilgisayarda o boydan kaç tanesini üst üste koyarsak ağacın boyuna ulaşabiliriz, böylece boyunu buluruz” dediler. Sanırım o işlemi yapmışlar. Evet, evet, şu anda perdeye yansıdı.
Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz ve dokuz. Evet, ben Güniz hanımın boyunun 9 katıyım. Şöyle böyle 14,5–15 metrelik bir boya sahibim. Böyle olunca yaşımı tahmin edebilir misiniz? Her yıl 40-50 cm büyüdüğüm göz önüne alındığında 40-50 arasında bir yaşa sahip olduğumu tahmin ediyorsanız, ben genç bir çam ağacıyım. Çünkü bizim ailede bin yıla kadar yaşayan bireylerimiz bulunmaktadır.
Eğer yolunuz Sıhhiyeye uğrarsa bana uğrayın. Çocuklarınıza benden bahsedin, onların birer çevre dostu olarak yetişmesini sağlayın. Hepinize teşekkür ederim.

FUAR

27/04/2009

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi EKER’in açılışını yaptığı, Ankara Büyükşehir Belediyesi Zafer Çarşısı Sergi Salonu’nda 24-28 Nisan 2009 tarihleri arasında TEDGEM Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen “El Sanatları ve Tarımsal Ürünler Sergisi”ne Kuruluşumuz da bir stant ile katılım sağladı.
TEDGEM’e bağlı olarak faaliyet gösteren El Sanatları Eğitim Merkezleri ile Bakanlığımız tarafından desteklenen Tarımsal Amaçlı Kooperatif ürünlerinin tanıtımı ve pazarlanmasını amaçlayan El Sanatları ve Tarımsal Ürünler Sergisi’nde Kuruluşumuzun yanı sıra TİGEM, ÇAYKUR, TMO, AOÇ, TARİŞ ve KÖYKOOP gibi kuruluşlar da, açtıkları stantlarla sergiye renk kattılar.

Zafer çarşısında Büyükşehir belediyesinin organize etmiş olduğu fuara bu yıl kurumumuz da stand kiralayarak katılmıştı. Çeşitli illerden katılım vardı. Yağmurlu bir gün olmasına rağmen yola çıktım. Önce T:M.O standına gittim girişteydi. Fındık ve fındık yağı aldım. Her zaman devletin ürünlerini tercih etmişimdir bir EBK çalışanı olarak. Hemen yanında Bafira firması vardı. Bafralı olan firma salça ürünlerini sergiliyordu. Bir kilo biber salçası aldım. Hemen karşıda bizim stand vardı. O gün Zahide görevliydi. Kurumumuza ilgi oldukça fazlaydı. Özellikle kavurmamız çok beğeniliyordu. Biraz sohbetten sonra tekrar gezmeye devam ettim.
Nevşehir’in üzüm pekmezini almadan da geçemedim.
Kastamonu yöresi el sanatları ortada büyük bir yer kaplamıştı. Daha önce Kastamonu’yu ziyaret ettiğimiz için hepsine gözlerim aşinaydı. En çok Elazığ yöresi standını beğendim. Önce gürgen ağacından yapılmış ekmek tahtaları ilgimi çekti. Kumda kavrulmuş Ağın leblebisi harikaydı. Elazığ’ın Meşhur orçik şekeri ve kırmızı üzümden içine ceviz konularak yapılan orciki meşhurdu. En çok da çedene kahvesi ilgimi çekti. Doğunun nescafesi olarak anılan çedene kahvesi Menengiç denilen bir sakız ağacı türünden yapılıyormuş. Alışverişler nakit olduğu için daha fazla alışveriş yapamadım. Keyifli bir gündü benim için yine her yöreden insanlarla karşılaştım, yiyeceklerinden tattık. Ayrıca EBK ürünlerimizi halka sunmak bizim için bir mutluluktu.
Artık akşamları şifalı çedene kahvesi içerek keyf yapıyorum.

REÇELLERİM

Osmanlı`da reçel yapamayan kadınlar ayıplanırmış. Reçel o dönemde en çok Ramazan`da tüketiliyor. Reçel, aslında halktan ziyade sarayda daha çok değer görüyor. İtibarı yüksek bir yiyecek. Çünkü 10 bölümden oluşan saray mutfağında pilavhane ya da çorbahane gibi bölümlere rastlanmıyor ama helvahane adı verilen yer sadece tatlılara ayrılmış. Helvahanenin içinde 49 metrekare genişliğinde ve 8,5 metre yüksekliğindeki reçelhanede ise neredeyse gece gündüz reçel kaynatılıyor. Reçel en çok sünnet şölenlerinde ve düğünlerde ikram ediliyor. Bilindiği gibi reçelin ana maddesi şekerdir ama sarayda kaynatılan tüm reçellerin dörtte birine bal katılıyor. Çünkü o dönemlerde şeker daha pahalı.
Gül reçeli, sarayda olmazsa olmaz tatlılardan biri. Reçellerin sultanı diye adlandırılıyor. Saray masraflarında da önemli bir yer tutuyor. III. Selim zamanında sadece padişah için gül reçelleri yapılırmış
Gülden sonra vazgeçilmeyen reçel malzemesi; menekşe. Çiçek reçelleri sarayda çok rağbet görüyor. Öncelikle meyve, sonra çiçek, sonra da sebze reçelleri yapılıyor. Erguvan çiçeğinin reçeli de çok makbul. Fulya reçeli, sevilen tatlılardan. Fulya, bahar gelmeden önce erkenden açan çok güzel kokulu bir çiçek. O dönemde özel olarak fulya bahçeleri yapılmış. Özel ziyafetlerin vazgeçilmezi. Kiraz, çilek, böğürtlen, ahududu, elma beğenilen meyve reçelleri.
Çiçek reçelleri ve diğer reçeller: Gül, fulya, menekşe, ayva çiçeği, portakal çiçeği, erguvan çiçeği, nilüfer çiçeği, şeftali çiçeği, sakız gülü ve kırmızı gül reçeli. Kuru erik, kuru vişne, mandalina, salep sığır dili çiçeği, Trabzon hurması, yasemin, zerdali, zencefil, adaçayı mazısı, ahlat yani yabani armut, ananas, diken üzümü, Bektaşi üzümü, Şam fıstığı, çekirdeksiz üzüm, ebegümeci çiçeği, Frenk üzümü, kaya koruğu, kestane koruk ve zeytin reçeli.
Reçel, Osmanlı`da aynı zamanda şifa veren bir gıda olarak da değer görmüş. Zaten şeker Osmanlı`ya ilk geldiğinde önce eczacıların eline verilmiş. Reçelhanede de padişahın ilaçları yapılmış, yani reçelhaneler bir nevi eczane görevi görmüş. Günümüzde ise reçel, uzak durulması gereken başlıca yiyecek muamelesi görüyor.
Evde yapılan reçeller en sağlıklısı. Genel olarak 1 kg meyve için 1 kg şeker 1 kg su formülü geçerlidir. Şeker suda kaynatılır belli bir kıvama ulaşan şurubun içine isteğe göre doğranmış meyveler atılır kısık ateşte biraz daha kaynatıldıktan sonra soğumaya bırakılır. Limon tuzu denen sitrik asit eklenir amaç şekerin kristalleşmesini uzatmaktır.
Zencefilli ayva reçeli, gül, iğde çiçeği reçeli, ıhlamur reçeli gibi reçeller yapabilirsiniz.
İğde çiçeği: Aroması ve kokusu harikadır. Bol C vitamini içerir. Reçellere eklerseniz kokusu tüm odayı sarar. Çocuklara sevdirebilirseniz kışın bol C vitamini aldırabilirsiniz.
Meyan kökü: Balgam söktürme, öksürük kesme ve bol mineral içermesi bakımından en önemli tıbbi bitkilerin başında gelir.
Ihlamur: Solunum yollarını rahatlatır, nefes açar, sinirleri teskin eder, cilde iyi gelir, grip nezle için, kan dolaşımını uyarır, midevidir, göğsü yumuşatır.
Böğürtlen: Göze, yüksek tansiyona, mesane taşlarına, hafıza kaybına iyi gelir.
lezzeti sıhhatle buluşturun. Şifalı bitkilerin mucizevi yararlarından faydalanmak için reçellerinizi bu ve benzeri tıbbi bitkilerle süsleyin.

Reçel yaparken kır çiçeklerini ve diğer çiçekleri de kullanın. bir taşla daha fazla kuş vurmuş olursunuz. Reçel yerken de ilaç içmiş gibi olur ve sağlık kazanırsınız.
Ben bütün herkesin yaptığı klasik reçellerin dışında özellikle kır çiçeklerinden reçel yapmayı çok seviyorum. Mümkün olduğunca tanıdığım bütün çiçekleri deniyorum. Bu bende bir hobi haline geldi.
Hanımeli Reçeli:Böbrek taşlarına ve soğuk algınlıklarına iyi gelir. Rengi bal gibi sarı olup tadı ve kokusu çiçeğin aromasını tıpkı yansıtmaktadır.
Hanımeli çiçeklerinin üzerine yeteri kadar şeker konur.Bir gece bekletilir.Ertesi gün şekere orantılı su katılarak kaynatılır.Reçelin olmasına yakın 1 limon sıkılır.
Hindiba Şurubu bal tadındadır ve her derde devadır. İçerdiği asit nedeniyle bal yiyemeyen böbrek hastaları bile rahatlıkla tüketebilir. Karahindiba çiçeği bal arılarının en çok sevdiği çiçektir. Kayınvalidemin anlattığına göre de eskiden köylerinde arılar oğul çıkardığında bal kovanlarını ayırırken arılar kovan halinde kaçmasın diye ağaç dallarına demet demet hindiba çiçeği koyarlarmış. Kırlarda bu çiçeklere dikkat ettiğinizde mutlaka her çiçeğin üzerinde bal arısı vardır. Ben bu şurubu yaptıktan sonra balın tadının aromasının bu çiçekten geldiğine inandım. Arkadaşlara ikram ettiğimde baldan fazla bir farkının olmadığını söylediler.
İki avuç dolusu hindiba çiçeği 1 litre soğuk suya konur hafif ateşte kaynatılır.kaynadıktan sonra ateşten alınır bir gece bekletilir.
Ertesi gün süzülür ve çiçekler iyice sıkılır.
1 kilo şeker ve dilimlenmiş yarım limon ilave edilir.
Üstü kapatılmadan vitaminlerini kaybetmemesi için kısık ateşte kaynatılır.
Kıvamı koyu akışkan bir kıvam olmalı. Ben tereyağlı ekmeğin üzerine sürüp yemeyi çok seviyorum.
Kırmızı Gelincik çiçeği reçeli soğuk algınlıklarında yararlıdır. Öksürük kesici ve göğüs yumuşatıcıdır. Ayrıca emzikli annelerin sütünü artırır.
GELİNCİK ŞURUBU: Bir şişeye su konur, içine gelincik çiçekleri atılıp biraz limon tuzu ilave edilerek güneşte birkaç gün bekletilir.Sonra süzülerek şeker atılır ve içilir.
Kurutulmuş gelincik çiçeği şerbet yapılır. Gelincik çiçeğinin yaprağı salatası da yapılır.

Gül hatmi çiçeği reçeli göğüs nezlesine, dişeti ve bademcik iltihaplarına iyi gelir.

Sinirotu pekmezi, kanı tüm zararlı maddelerden arındırır Ayrıca Sinirli yaprak salatasının akciğer veremine iyi geldiği bilinmektedir.
Karabaş otu (yalancı lavanta çiçeği) nin mavi çiçeklerinden reçel yapılırsa kalp rahatsızlıklarına iyi gelir. Bal ile karabaş otunun reçeli yapılırsa baş ağrısını giderir.
·
· Malzemeler:
· 2 Su Bardağı Karabaşotu Çiçeği(Basa Basa Dolu Olacak)
· 7 Su Bardağı Şeker
· 4 Su Bardağı Su
· 1 Tatlı Kaşığı Limon Tuzu(Toz şeklinde Olanlardan)
· Yapılışı:
· Mümkünse bu reçel için bakır tencere kullanılmalıdır. Bakır tencerede şeker ile su 10 dk kaynatılır.Bu aşamada çiçekler ilave edilerek 15-20 dk daha kaynatılır.
· En son limon tuzu konur ve 5 dak daha kaynatılır. İşte kokusu ve rengi şahane reçeliniz oldu bile
GÜL: Gül çiçeği kaynatılıp balla tatlandırılarak soğuk olarak içilirse,dalak ve karaciğerdeki tıkanıklığı çözer. Süs olarak yetiştirilip de şifası için pek kullanılmayan bir nimettir. Gülün reçeli mideyi kuvvetlendirir.
Gül reçeli karaciğer rahatsızlığına ve mideye iyi geliyor. Gece yatarken bir kaşık alınmasında fayda var
Mavi çiçekli Hindiba reçeli zayıflamak için etkilidir. Reçel seven ancak kilo alırız diye korkan insanlar bu reçeli yiyebilirsiniz. Ayrıca bir tatlı kaşığı ince kıyılmış mavi çiçek, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar derecede sıcak suyla haşlanır ve yarım dakika demlendikten sonra süzülür. Sabahları aç karnına yarım veya bir bardak çay soğutulmadan yudumlanır.
Ebegümeci çiçeği reçeli grip,nezle ve öksürük için yararlıdır. Soğuk algınlığında; 40 gram ebegümeci çiçeği, 1 litre suda çay gibi haşlanır. 10 dakika kadar demlenmeye bırakıldıktan sonra günde 3-5 kez ılıtılarak kahve fincanı ile içilirse, göğsü yumuşatır, öksürüğe iyi gelir. Ayrıca mideyi düzeltir ve bulantıları keser.


Bamya çiçeği reçeli astım ve nefes darlığı için yenebilir.
Bakla çiçeği de ilaç olarak kullanılır. İdrar söktürücüdür. Vücuttaki zehirleri atar. Böbreklerinde taş olanlar bu ilaçtan çok fayda görür.
Hercai menekşe reçeli zayıf çocukların kuvvetlendirilmesi için yararlıdır.
Bronşit ve grip için; 10 gram kurutulmuş menekşe çiçeği 1 litre suda kaynatılarak, yemek aralarında birer çay bardağı içilirse, göğsü yumuşatır, halsizliği alır, hastayı terletir.
Peklik için; 10 gram taze menekşe çiçeği, 1 litre suda kaynatılır ve sabahları aç karnına birer çay bardağı içilirse çok faydalıdır.
Kabak reçeli güzel kan yapar.
Kuşburnu reçeli ihtiyarlamayı geciktirir. Şeker hastalığına, mide yanmalarına, ishale ve safra taşlarına karşıda iyi gelir. içerdiği C vitamini ile soğuk algınlığına iyi geldiği ispatlanmıştır. A, B1, B2, K, P vitaminleri ile bolca mineraller içerir. Böbrek hastalıklarına da iyi gelir.
Ahududu reçeli veya şurubu iştah açma, kanı temizleme ve zindelik kazanmada etkilidir.
Ayva çiçekleri bal ile macun yapılır yenirse kalbe kuvvet verir.
Akasya Reçeli Nefes Darlığına iyi gelir
Porkakal çiçeği reçeli
Enginar reçeli
Yabanmersini reçeli
Sünbül reçeli
Karadut, yeni dünya, mandalina, kızılcık, dut reçelleri
Zencefil reçeli Solunum yollarını korur, romatizma ağrılarına iyi gelir, öksürüğü keser, yağları yakar, iştah açar, ishali keser
Kekik Reçeli Yaylalarımızda yetişen bu ot şeker hastalığı olanlarda kandaki şeker miktarını düşürmede bir hayli etkili olduğu, bu otun aynı zamanda yüksek tansiyon rahatsızlığı olanlarda rahatlatıcı etkisi bulunduğu da tecrübe ile ispatlanmıştır.
Grip, anjin, astım, bronşit, damar sertliği, adet düzensizliği, hazımsızlık, iç sıkıntısında; 30 gram kekik, 1 litre suda haşlanır. Her yemekten sonra bir kahve fincanı içilirse, çok yararlıdır.

Kivi Reçeli
Ben, yeşilimtrak kabuğu içinden yine yeşilce eti ve beyazımsı çekirdeği sezilen hünnap reçelini severim; Hunnap reçeli sabahları aç karnına yenirse tansiyon yüksekliğine iyi gelir. Kekik ile de karıştırılarak yenebilir. Bugün birçok kişinin adını dahi bilmediği hünnap reçeli de sarayda çok itibar görüyor. Aslında hünnap, tat olarak çok güzel bir reçel değil, ama görüntü itibarıyla estetik olduğu için saray mutfağından eksik olmuyor.

ÇEVREMİZ

Aklım bir türlü almıyor Çevreyi kirleten insanları. Bu insanların beyninin içini çok merak ediyorum . Bir şeyler eksik gibi geliyor. Nasıl düşünüyorlar acaba? Halı kaplı kondisyon aletlerinin olduğu bir parkta kabuklu yemiş yiyip yere atıyorlar. Aynı yerde şişe kırıkları gördüm ve dayanamayıp tek tek camları topladım. Bizim sitemizin etrafında yaklaşık 150-200 ağaçtan oluşan bir çamlığımız var. Ben her gün orayı seyretmeye doyamıyorum. Ama bazı insanlarımız oraya gelip yiyip içip çöplerini olduğu gibi bırakıyorlar. Hatta ağaçları bile yakmaya kalkıyorlar. Çevreden müdahale sonucu böylece küçük ormanımız birkaç kez yangından kurtuldu. Ağaçların dallarını acımadan kesip kıranlar var. Bunların büyük çoğunluğunu maalesef gençlerimizin yaptığına tanık olduk. Birkaç defa sitemizde ki çocukları da alarak çevredeki çöpleri topladık. Ama kısa sürede yine oluyor. Tamam anladık belediyenin temizlik görevlileri var ama o kişiler şise kırıklarını, halının arasından tek tek çekirdek kabuklarını nasıl toplasın. Üstelik bu davranışlar bilinçli bir şekilde yapılırsa ne diyeceğimi bilemiyorum.
Bir defasında park da bende ayçekirdeği yiyor kabukları elimde biriktirip hemen yakınımdaki çöp kutusuna atıyordum. Hemen yanıbaşımda oturan bayan da çekirdek yiyor. Ama beni gördüğü halde kabuklarını yere atıyordu. Bir türlü anlam veremiyorum bu davranışlara!
Eğitimimizde çok şeyler eksik diye düşünüyorum. Bir okul bahçesinde çöp olmaması lazım.
Ama çocuklar da bu konuda duyarlı değil. Onlara gereken eğitimi iyi bir şekilde veremiyoruz anlaşılan.

BYGM ETKİNLİKLERİ

28/04/2009
Bugün basın ve Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğünün Kütahya Günleri sergisine gittim. Gitmeden önce birkaç arkadaşa söyledim ama ilgilerini çekmedi. Hatta bir tanesi “aman bu yaştan sonra ne yapacağız sergilerde” dedi. Ben bir anlam veremedim. Nedense farklı kültürler, değişik yöre insanları ile tanışmak, göz nuru dökülen emek ve sabır dolu el sanatlarını görmek beni mutlu ediyor. Sergiye önce yağlı boya resimlerini gezerek başladım. Resimlerden bir grub yağlıboya değildi. Suluboya, akrilik ve guaj boya ile karışık yapılan bir resim olduğunu yanıma gelen ressamı anlattı. Yalnız bu resimlerin yapılan hata sonucu telafisi olmadığını yeni baştan yapıldığını anlattı. Kütahya’nın değişik yerlerinde çekilmiş fotoğraflar beni daha çok etkiledi. İğne oyaları, çeşitle para keseleri ve çini işleri sergide ilgi çeken el sanatlarıydı. Ucunda at kılından püskülü olan çini işli toplardan aldım. Yanında kalp şekilli aynı süsten bir tanede hediye verdiler. Bu arada evde at kılı bulundurmanın örümcek ağlarını engellediğini öğrendim.
Sergide çeşitli termal otellerin de broşürleri vardı. Emet otel, güral harlek, Simav belediyesi Eynel kaplıcaları gibi
Kütahya’nın Gediz ilçesinin tarhanası meşhurmuş. Ege şivesiyle konuşan teyze pişirdiği tarhanalardan ikram ediyordu. Tadı Safranbolu tarhanasına çok benziyordu yalnız kırmızı biber katıldığı için rengi çok kırmızıydı. Yarım kg acılı tarhana aldıktan sonra Egeli teyzemden ayrıldım.
Değerli taşlar bölümüne geldim. Taşlarla birlikte gümüş takılar vardı . Pembe renkli kalsedon taşı ile bir tane kuvars taşı aldım. Kalsedon taşının gençleştirici özelliği varmış niyetim onu elimden hiç bırakmamak. Kuvars taşı da eklem ağrılarını gidermede ve gözlerin iyi görmesinde etkiliymiş. Avuçlarım içinde birer taş mutlu bir şekilde gülümseyerek oradan ayrıldım.
Kühahya ya gitmesem de tanıştığım samimi insanlarla ve sanatlarıyle orayı görmüş kadar oldum.

29 Ekim 2009 Perşembe

Safranbolu'da bir Çiftlik















Mustafa Kırımlı, boş bir araziyi satın alarak, bahçe haline getirmiştir. Ağaçlar dikmiştir. Küçük bir sera inşa etmiştir. Arıları vardır.