BİR CUMHURİYET BAYRAMI TATİLİ (28/10/2004)
Bugün idari tatil olduğu için ben işe gitmedim. Cemil öğlene kadar çalışacak.Büşra ve Tuğçe de yarım gün gittiler. Bugünkü planımız Mudurnu’ya gitmek. Daha öncede niyetlenmiştik ama bir türlü gidememiştik. Herkesin eve gelip toparlanıp çıkmamızla birlikte saat ikiyi buldu.
Hava çok güzeldi. Nefis sıcak bir sonbahar günüydü. Önce Ayaş’tan geçtik.Domates tarlalarında son domatesler dalındaydı. Bir kısmı yerlerde öbek öbek toplanmıştı.Bol c vitaminli domatesler oruçlu olduğum için iştahımı kabartıyordu. Önümüzden pancar kamyonları geçiyordu. Düşenleri toplasak bize yeterdi. Beypazarı’ndan sonra manzara çok ilginçti. Biz bundan sonraki yerlerden ilk defa geçiyorduk. Sanki bazı bölgeler Nevşehir’i andırıyordu. Uzaktan renkli kum yığınları gibi görünen kayalıklar vardı. Yolda ilerledikçe kırmızı topraklı araziler görünmeye başladı. Daha sonra hiç görmediğimiz Nallıhan ilçesine geldik. Şirin bir ilçeye benziyordu. Artık yeşil ağaçlar görünmeye başlamış manzara Karadeniz bölgesine yavaş yavaş girdiğimizin haberini veriyordu. İlerledikçe sonbaharın yeşil,sarı,kırmızı renklerinin doğaya hakim olduğunu gördük. Toplam 2,5 saat süren bir yolculuktan sonra Mudurnu’ya geldik.
Saat akşamın 5’civarındaydı. İftara bir saat kalmıştı. Hava kararmadan çevreyi şöyle bir bakındık. Dere boyundaki yolda ilerledik. Sokaklara köprülerden geçiliyordu. Derede çok az su vardı ama derenin sağındaki ve solundaki evler çok şirindi. Bana Safranbolu’nun tabakhane semtini çağrıştırdı. Bu arada hatırlatayım benim 4-6 yaş arası çocukluğum halamla bu semtte geçmiştir. Bu arada Cemil evleri kameraya çekiyordu. Sanki birazcık da Amsterdamın her sokak başındaki köprülerini hatırlattı.
Hava kararmadan kendimize bir yer bulma telaşı içine girdik. Buraya yerleşen bizim Tülayı bir arayalım dedik.Tülay emekli olunca eşiyle birlikte buraya yerleşmişti. Birkaç dağ evinden oluşan bir yer işletiyordu.
Tülay gırgır,şamata,neşeli bir kızdır.ben onun çok iyi bir tiyatro sanatçısı olabileceğini düşünmüşümdür. Yaratıcı,becerikli ve ev dekorasyonu konusunda da çok iyidir. O yüzden şimdiden onun dağ evlerini çok merak ediyordum. Kendisini aradığımızda yerinin olmadığını ama bize şehrin içinden yer ayarlayacağını söyledi. Bizi hemen akşam yemeğine çağırdı.
Bize yolu tarif edenler Kilözü köyünü geçtikten sonra dediler. Mudurnudan 6 km kadar gittikten sonra bir köye geldik. Köyün adınıda unutmuştuk. Yolda köyden birisine bu köyün adı ne diye sorduk bize köyün adını söylemeden “sizin gideceğiniz yer biraz ilerde” dedi. Anlayacağımız buradan ilerde Tülayın yeri vardı ve çok iyi tanınmıştı.
Geldiğimiz yer eskiden köyün değirmen yeriymiş. Arabadan iner inmez bizi kocaman bir köpek (Miskin) karşıladı bize sevgiyle baktı ve öpmek istiyormuş gibi çocuklara dokundu. İçeriye bir girdik ki cennet gibi. Bir o eve bakıyoruz bir bu eve. Nefis gürül gürül bir su akıyor dağdan aşağıya. İftar saati gelmiş çoktan geçiyor ama biz heyacanla hava kararmadan etrafı inceleyelim diye panik halindeyiz. O arada evlerden birinde Tülayı gördük.Ortalığı toparlıyordu. İş yapmaktan yorulmuş ama pek mutlu bir hali vardı.Uzun uzun sarıldıktan sonra dağ restorantına girdik İçeriye girdiğimizde yaşlı bir teyze ile genç bir bey yemek yiyorlardı. Bize hoş geldiniz dediler onlarda Ankaradan gelmişler. Ortamda hafif bir müzik esintisi vardı. Ne güzel bir televizyon gürültüsü yoktu ve nihayet orucumuzu açtık.Uzun yıllar yemek yapmayan Tülayın elinden yedik tabiki yemeklerimizi. Tarhana çorbası çok nefisti. Ama keşli eriştenin tadını hala unutamıyorım. Ortam çok otantikdi. Her yer bakır ibrikler ve kaplarla doluydu. Küçük pencerelerdeki Tülayın işlediği kanaviçeleri perde olarak dekore etmesi çok güzeldi. Ayrıca bir köşede üzerinde isteyenin okuyabileceği kitaplar olan bir masa vardı. Biz sohbet ederken Tuğçe ile Büşra’yı santranç oynayın diye başka bir masaya gönderdik. Biraz sonra grup grup diğer misafirler de geldiler. Tülay hepsi ile haşır neşirdi Çünkü daha önce bu aileler burayı ziyaret etmişti. Çok sıcak samimi bir ortam vardı.
Gece saat 10 sıralarında değirmenyerinden ayrılıp Ulvi Bey’in bizim için rezerve yaptırdığı Hacı Abdullahlar konağına gittik.Orasıda Safranbolu daki bizim konakları andırıyordu.Tabi bizim evlerimiz kadar güzel değildi. Konakta o gece bizden başka kimse yoktu
Ertesi gün Cumhuriyet Bayramı olduğu için erkenden bando sesleriyle uyandık.Tören alanına gidince çok fazla bir kalabalıkla karşılaşmadık. Mudurnu’nun nüfusu 6000 civarındaydı. İlkokul öğrencileri mavi önlüklüydü.Üzerlerine hiçbir şey giymedikleri için çocuklar biraz üşüyorlardı.Gözümün önünde birdenbire 30 yıl öncesi canlandı.İlkokula gittiğim yıllarda en çok üşüdüğüm günler bayram günleriydi. Önlüğün üzerine bir şey giyilmez,ince çoraplar giyilir,saçlar uzunsa mutlaka örülür ve kurdeleler bağlanır.Mudurnu da da çocuklarda böyle manzara vardı.İlkönce kaymakam ve belediye başkanı bütün okulları teker teker selamladı.Şiirler okundu.Ödül alan öğrenciler açıklandı.Dikkatimi çeken en çok ödül alan öğrenciler de yatılı bölge okulundandı.Ailelerinden uzakta zor şartlarda okudukları bir gerçektir.Bando takımı ve resmi geçitle birlikte bayram sona erdi.Bando takımları da artık yalnız taşra okullarında görülmeye başlandı…
Mudurnu sokaklarında biraz daha dolaştık.Ben fotoğraf çekerken Cemil de kamera çekimi yapıyordu.Daha sonra Cemil ve Büşra ressam tavırlarıyla evlerin resimlerini yaptılar.Bu arada söyleyeyim Cemil bir ay kadar önce resim kursuna başladı.Mudurnu’nun hediyelik olarak keçe terlikleri,iğne oyalı yazmaları meşhurdu.Sadece iki satış yeri vardı.Üç tane küçük terlik aldım.Birde Safranbolu evleri maketleri gördüm. Bizim oradan getirmişler.Kendileri de daha sonra bu evlerden yapacaklarını söylediler.
Öğlene doğru tekrar Tülay’ın yanına gittik.Biraz fotoğraf ve kamera çektik.Küçük bir gölet yapmışlar ördekler yüzüyordu.Çocuklar onları görünce çok mutlu oldular.Ben taze ısırganları gördükçe toplayıp yemek yapmayı düşünmekten kendimi alamadım.
Akşama Ankara’ya döneceğimiz için İstemeyerek de olsa Tülay’ın çok yıldızlı tatil köyünden ayrıldık.Yol boyunca sonbahar manzaraları büyüleyici güzellikteydi.Yolda yatılı bölge okulunda okuyan bir öğrenciyi arabaya aldık.Köyü göl yakınlarında olduğu için bize de rehberlik etmiş oldu.
Yaklaşık 18 km sonra Sünnet Gölüne vardık.Gölün etrafında araba ile bir tur attık.İnsanlar gölün çevresinde koşu yapıyorlardı.Göl kenarında tesisler vardı.Biz oruç tuttuğumuz için alabalık falan yiyemedik.
Göynük’e vardığımızda saat 3 civarındaydı.Çocuklar arabada uyumuştu.Bizde onlar uyurken Akşemsettin’ in türbesini ziyaret edip etrafı şöyle bir gezdik.Türbe ve camisi şehrin önemli bir yerini kaplamıştı.Göynük Safranbolu’yu daha çok andırıyordu.Meşhur buğdaydan yapılan uhut tatlısından aldım.Pekmez kıvamındaydı.Hediyelik eşya potansiyeli Mudurnu’dan daha fazlaydı.Göynük’ün tahta eşyaları meşhurdu.Özellikle tahta kase ve kaşıkları. Kızlar uyanınca hep birlikte saat kulesinin bulunduğu tepeye çıktık. Oradan fotoğraflar çektik.Gezi turları çok olduğu için saat kulesinde çok insan vardı. İnsanların bir kısmı biz çıkarken iniyorlardı. Akşama bir saat falan kalmıştı. Fırından çok sıcak bir ramazan pidesi alarak yola çıktık.
Bugün idari tatil olduğu için ben işe gitmedim. Cemil öğlene kadar çalışacak.Büşra ve Tuğçe de yarım gün gittiler. Bugünkü planımız Mudurnu’ya gitmek. Daha öncede niyetlenmiştik ama bir türlü gidememiştik. Herkesin eve gelip toparlanıp çıkmamızla birlikte saat ikiyi buldu.
Hava çok güzeldi. Nefis sıcak bir sonbahar günüydü. Önce Ayaş’tan geçtik.Domates tarlalarında son domatesler dalındaydı. Bir kısmı yerlerde öbek öbek toplanmıştı.Bol c vitaminli domatesler oruçlu olduğum için iştahımı kabartıyordu. Önümüzden pancar kamyonları geçiyordu. Düşenleri toplasak bize yeterdi. Beypazarı’ndan sonra manzara çok ilginçti. Biz bundan sonraki yerlerden ilk defa geçiyorduk. Sanki bazı bölgeler Nevşehir’i andırıyordu. Uzaktan renkli kum yığınları gibi görünen kayalıklar vardı. Yolda ilerledikçe kırmızı topraklı araziler görünmeye başladı. Daha sonra hiç görmediğimiz Nallıhan ilçesine geldik. Şirin bir ilçeye benziyordu. Artık yeşil ağaçlar görünmeye başlamış manzara Karadeniz bölgesine yavaş yavaş girdiğimizin haberini veriyordu. İlerledikçe sonbaharın yeşil,sarı,kırmızı renklerinin doğaya hakim olduğunu gördük. Toplam 2,5 saat süren bir yolculuktan sonra Mudurnu’ya geldik.
Saat akşamın 5’civarındaydı. İftara bir saat kalmıştı. Hava kararmadan çevreyi şöyle bir bakındık. Dere boyundaki yolda ilerledik. Sokaklara köprülerden geçiliyordu. Derede çok az su vardı ama derenin sağındaki ve solundaki evler çok şirindi. Bana Safranbolu’nun tabakhane semtini çağrıştırdı. Bu arada hatırlatayım benim 4-6 yaş arası çocukluğum halamla bu semtte geçmiştir. Bu arada Cemil evleri kameraya çekiyordu. Sanki birazcık da Amsterdamın her sokak başındaki köprülerini hatırlattı.
Hava kararmadan kendimize bir yer bulma telaşı içine girdik. Buraya yerleşen bizim Tülayı bir arayalım dedik.Tülay emekli olunca eşiyle birlikte buraya yerleşmişti. Birkaç dağ evinden oluşan bir yer işletiyordu.
Tülay gırgır,şamata,neşeli bir kızdır.ben onun çok iyi bir tiyatro sanatçısı olabileceğini düşünmüşümdür. Yaratıcı,becerikli ve ev dekorasyonu konusunda da çok iyidir. O yüzden şimdiden onun dağ evlerini çok merak ediyordum. Kendisini aradığımızda yerinin olmadığını ama bize şehrin içinden yer ayarlayacağını söyledi. Bizi hemen akşam yemeğine çağırdı.
Bize yolu tarif edenler Kilözü köyünü geçtikten sonra dediler. Mudurnudan 6 km kadar gittikten sonra bir köye geldik. Köyün adınıda unutmuştuk. Yolda köyden birisine bu köyün adı ne diye sorduk bize köyün adını söylemeden “sizin gideceğiniz yer biraz ilerde” dedi. Anlayacağımız buradan ilerde Tülayın yeri vardı ve çok iyi tanınmıştı.
Geldiğimiz yer eskiden köyün değirmen yeriymiş. Arabadan iner inmez bizi kocaman bir köpek (Miskin) karşıladı bize sevgiyle baktı ve öpmek istiyormuş gibi çocuklara dokundu. İçeriye bir girdik ki cennet gibi. Bir o eve bakıyoruz bir bu eve. Nefis gürül gürül bir su akıyor dağdan aşağıya. İftar saati gelmiş çoktan geçiyor ama biz heyacanla hava kararmadan etrafı inceleyelim diye panik halindeyiz. O arada evlerden birinde Tülayı gördük.Ortalığı toparlıyordu. İş yapmaktan yorulmuş ama pek mutlu bir hali vardı.Uzun uzun sarıldıktan sonra dağ restorantına girdik İçeriye girdiğimizde yaşlı bir teyze ile genç bir bey yemek yiyorlardı. Bize hoş geldiniz dediler onlarda Ankaradan gelmişler. Ortamda hafif bir müzik esintisi vardı. Ne güzel bir televizyon gürültüsü yoktu ve nihayet orucumuzu açtık.Uzun yıllar yemek yapmayan Tülayın elinden yedik tabiki yemeklerimizi. Tarhana çorbası çok nefisti. Ama keşli eriştenin tadını hala unutamıyorım. Ortam çok otantikdi. Her yer bakır ibrikler ve kaplarla doluydu. Küçük pencerelerdeki Tülayın işlediği kanaviçeleri perde olarak dekore etmesi çok güzeldi. Ayrıca bir köşede üzerinde isteyenin okuyabileceği kitaplar olan bir masa vardı. Biz sohbet ederken Tuğçe ile Büşra’yı santranç oynayın diye başka bir masaya gönderdik. Biraz sonra grup grup diğer misafirler de geldiler. Tülay hepsi ile haşır neşirdi Çünkü daha önce bu aileler burayı ziyaret etmişti. Çok sıcak samimi bir ortam vardı.
Gece saat 10 sıralarında değirmenyerinden ayrılıp Ulvi Bey’in bizim için rezerve yaptırdığı Hacı Abdullahlar konağına gittik.Orasıda Safranbolu daki bizim konakları andırıyordu.Tabi bizim evlerimiz kadar güzel değildi. Konakta o gece bizden başka kimse yoktu
Ertesi gün Cumhuriyet Bayramı olduğu için erkenden bando sesleriyle uyandık.Tören alanına gidince çok fazla bir kalabalıkla karşılaşmadık. Mudurnu’nun nüfusu 6000 civarındaydı. İlkokul öğrencileri mavi önlüklüydü.Üzerlerine hiçbir şey giymedikleri için çocuklar biraz üşüyorlardı.Gözümün önünde birdenbire 30 yıl öncesi canlandı.İlkokula gittiğim yıllarda en çok üşüdüğüm günler bayram günleriydi. Önlüğün üzerine bir şey giyilmez,ince çoraplar giyilir,saçlar uzunsa mutlaka örülür ve kurdeleler bağlanır.Mudurnu da da çocuklarda böyle manzara vardı.İlkönce kaymakam ve belediye başkanı bütün okulları teker teker selamladı.Şiirler okundu.Ödül alan öğrenciler açıklandı.Dikkatimi çeken en çok ödül alan öğrenciler de yatılı bölge okulundandı.Ailelerinden uzakta zor şartlarda okudukları bir gerçektir.Bando takımı ve resmi geçitle birlikte bayram sona erdi.Bando takımları da artık yalnız taşra okullarında görülmeye başlandı…
Mudurnu sokaklarında biraz daha dolaştık.Ben fotoğraf çekerken Cemil de kamera çekimi yapıyordu.Daha sonra Cemil ve Büşra ressam tavırlarıyla evlerin resimlerini yaptılar.Bu arada söyleyeyim Cemil bir ay kadar önce resim kursuna başladı.Mudurnu’nun hediyelik olarak keçe terlikleri,iğne oyalı yazmaları meşhurdu.Sadece iki satış yeri vardı.Üç tane küçük terlik aldım.Birde Safranbolu evleri maketleri gördüm. Bizim oradan getirmişler.Kendileri de daha sonra bu evlerden yapacaklarını söylediler.
Öğlene doğru tekrar Tülay’ın yanına gittik.Biraz fotoğraf ve kamera çektik.Küçük bir gölet yapmışlar ördekler yüzüyordu.Çocuklar onları görünce çok mutlu oldular.Ben taze ısırganları gördükçe toplayıp yemek yapmayı düşünmekten kendimi alamadım.
Akşama Ankara’ya döneceğimiz için İstemeyerek de olsa Tülay’ın çok yıldızlı tatil köyünden ayrıldık.Yol boyunca sonbahar manzaraları büyüleyici güzellikteydi.Yolda yatılı bölge okulunda okuyan bir öğrenciyi arabaya aldık.Köyü göl yakınlarında olduğu için bize de rehberlik etmiş oldu.
Yaklaşık 18 km sonra Sünnet Gölüne vardık.Gölün etrafında araba ile bir tur attık.İnsanlar gölün çevresinde koşu yapıyorlardı.Göl kenarında tesisler vardı.Biz oruç tuttuğumuz için alabalık falan yiyemedik.
Göynük’e vardığımızda saat 3 civarındaydı.Çocuklar arabada uyumuştu.Bizde onlar uyurken Akşemsettin’ in türbesini ziyaret edip etrafı şöyle bir gezdik.Türbe ve camisi şehrin önemli bir yerini kaplamıştı.Göynük Safranbolu’yu daha çok andırıyordu.Meşhur buğdaydan yapılan uhut tatlısından aldım.Pekmez kıvamındaydı.Hediyelik eşya potansiyeli Mudurnu’dan daha fazlaydı.Göynük’ün tahta eşyaları meşhurdu.Özellikle tahta kase ve kaşıkları. Kızlar uyanınca hep birlikte saat kulesinin bulunduğu tepeye çıktık. Oradan fotoğraflar çektik.Gezi turları çok olduğu için saat kulesinde çok insan vardı. İnsanların bir kısmı biz çıkarken iniyorlardı. Akşama bir saat falan kalmıştı. Fırından çok sıcak bir ramazan pidesi alarak yola çıktık.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder